28 Nisan 2012 Cumartesi
24
26 Nisan 2012 Perşembe
23
25 Nisan 2012 Çarşamba
22
24 Nisan 2012 Salı
PDF dosyası olarak ilk bölüm
İlk bölümü tek parça olarak okuyabilirsiniz, işte link:
1. Bolum.pdf
Uğur'un hikayesi yarın devam edecek :-)
23 Nisan 2012 Pazartesi
21
22 Nisan 2012 Pazar
20
21 Nisan 2012 Cumartesi
19
20 Nisan 2012 Cuma
18
19 Nisan 2012 Perşembe
17
18 Nisan 2012 Çarşamba
16
17 Nisan 2012 Salı
15
16 Nisan 2012 Pazartesi
14
15 Nisan 2012 Pazar
13
11 Nisan 2012 Çarşamba
12
6 Nisan 2012 Cuma
10-11
4 Nisan 2012 Çarşamba
9
3 Nisan 2012 Salı
8
Yemeğimiz bitince biraz Muammer abiye yardım ettik bulaşıklarda. Bulaşık dediysem dışarıdakilerin sandığının aksine külle falan yıkamıyoruz, bildiğiniz yeşil renkli deterjanlardan sıkıyoruz bildiğiniz bulaşık süngerine. Hatta bildiğiniz bulaşık makinesi de var da, o anda makine dolu ve çalışıyor olduğundan sona kalan 7-8 kişinin bulaşıklarını elimizle yıkayıverdik.
2 Nisan 2012 Pazartesi
7
“O zaman yarattığımız dalgaya gem vurmanın bir yolunu buluruz hacı" dedi Uğur umursamaz bir tavırla. "Niye okuttuk seni o kadar?” annem gibi konuşmaya bayılırdı, “eğilimi yönlendirirsin!”
Çıktığımız angarya işler binası ile yemekhane arasındaki yolun nasıl geçtiğini anlamamıştık bile. Ellerimizdeki tepsilere çoktan patlıcan musakka, pilav ve cacık koymuş, masalardan masa seçmeye çalışıyorduk. Her zamanki gibi bizim için sürekli endişelenen ve bizi dinleme isteğine gem vuramayan Muammer abiden, gönüllü aşçımızdan, uzağa oturduk.
“Eğilim yönlendirme dalga geçilecek bir konu değil” dedim, aslında konu kelimesi yerine bilim demem gerektiğini söylerdi Üniversitedeki hocalarım bu cümleyi duysalar; ama benim içimden gelmiyordu bunu demek. “Başarısı garantili değil bir defa, YÖK'ün üniversitelerde okutulmasına izin verdiği 7-8 yıl oldu daha. Kaldı ki elimizde kaynak yok eğilim yönlendirmek için. Belki viral yöntemlerle…”
“Ya amma ciddiye alıyorsun sen bu benim dediklerimi" diye sözümü kesti Uğur. "Biz elimizden geleni yaparız, sonrasına karışmayız."
“Bizim sorumluluğumuz ne olacak peki?”
“Oraya hiç girme, fena bozarım seni. Sen manifestonun yayınlanmasını önerdiğinin için suçluyorsun kendini; bakarsan metni yazan Hakan abi senden daha suçlu. Fikri bulan Lütfiye abla ile çiftliği kuran Osman abi ondan daha fazla suçlu. Lütfiye ablayı delirten toplum düzeni de suçlu. Modern dünyadan kendini soyutlayabileceğini öngörüp ilk komünü kuran hele idamlık. Bu zincirde sen öyle önemsiz bir halkasın ki! Zurnanın zırt deliğisin!"
Uğur’un bakış açısından görüldüğünde onun da haklı olduğunu inkâr edemezdim. Çatalı musakkaya daldırıp yemeğe başlamaya niyetlendim, ama Uğur’un hiç susası yoktu bugün.
“O değil de, Burcu ile aranız nasıl?"
Beni sıkan konudan uzaklaşmak için mi yoksa beni daha çok ifrit etmek için mi sorduğundan emin olamamıştım. Ne yanaklarım kızardı, ne durakladım, ne kekeledim; irice bir patlıcanı yakaladım çatalımla, ağzıma atarken “Eh” dedim. Ancak lokmamı yuttuktan sonra devam edebildim:
“Moderatörlüğü fazla ciddiye alıyor, onun dışında sorunumuz yok.”
“Hasta oğlum o kız sana" diye üsteledi Uğur, “yoksa neden sizin gruba girsin?”
Bizim grup boş işlerle uğraşan gruplardan biriydi, Lütfiye ablalar oturup dünyayı kurtaracak şeylerden bahsederken biz komplo teorilerinden kurtulmanın bir yolu olup olmadığını tartışıyorduk. Uğur bizim gruptan kısa sürede sıkılmış, isteyin-çalalım grubuna girmişti; mektuplar içinden benim elediğim ve Hakan abinin seçtiği konuları tartışıyorlardı – kesinlikle bizim gruptan daha eğlenceliydi ama ben kafamdaki soruları çözmeden o gruba geçmek istemiyordum. Bir de ekonomi konuşan bir grup vardı ki henüz mikro ekonomi dersinin ilk haftasında bir yerlerdeydiler – onlar bile bazı açılardan bizim gruptan daha eğlenceliydi; çünkü Burcu bizim grubu kötü televizyon programlarına çevirmişti. Süre kısıtlamaları, konuyu toparlamak için araya girmeler falan derken grup sürekli kan kaybediyordu. Uğur’un teorisine göre bana yanık olduğundan, bana göre ise bana gıcık olduğundan bize katılmıştı. Bir süre öncesine kadar herkes kendi tarlasına yakın evlerde otururken artık tartışma gruplarına göre oturduğumuzdan (grup tartışmaları bazen uzun sürüyor, diğer grup üyeleri rahatsız olabiliyordu) bir de bizim binaya taşınmıştı Burcu, tartışmaları ele geçirdiği gibi evi de ele geçirmesi an meselesiydi.
1 Nisan 2012 Pazar
6
***
Kapıyı açmamın üzerinden yaklaşık 4 saat geçti; tekrar yazmak için fırsat bulduğum için şanslı hissediyorum kendimi. Koridora çıkıp karşımda Uğur'u görünceye kadar öğlen yemeği yemediğimi aklıma getirmemiş, koridorda yürürken takvime bakıncaya kadar günlerden Pazar olduğunu hatırlayamamıştım. Bugün elbette postacı gelmezdi, savcılık yazısını bekleyecek en az bir günüm daha vardı. Uğur ise eğer hâlâ yemek yememişsem kazanın dibinde kalanları paylaşmak üzere beni aramaya çıkmıştı. İkimiz de yemeğimizi tek başımıza yemekten hoşlanmıyoruz. Her ne kadar gündelik işlere kapılıp arada bir yemeği unutsak da genelde birlikte yeriz yemeğimizi.
“Ne yazıyordun sen?” dedi Uğur doğrudan.
Ne yazdığımı paylaşabileceğim nadir arkadaşlarımdan biri de olsa henüz kafamda olgunlaştırmadığım bir şeyden bahsetmek istemediğim için anlatamadım; yalan söylemek için sustum.
“Yazıyordum bir şeyler, boş ver” dedim, “yazarak daha iyi düşünenlerdenim ben.”
“Yaa, evet biliyorum ben seni” diye lafını soktu hemen. Eskiden, binadaki tüm bilgisayarlar internete bağlıyken ve ben çiftlikte tam bir acemiyken iki aydan sonra ilk defa facebook'a girmiş ve yakalanmıştım. Cezası falan yoktu elbette, ne fırçalamış ne de ayıplamışlardı beni. Hatta bugün sadece Hakan abinin ofisinde internet olmasının sorumlusu bile ben değildim, bu olaydan aylar sonra benim gibi başka bir sosyal medya bağımlısı zırt pırt çiftlik hakkında tweet atmaya başlayınca bilgisayarların interneti kesilmişti (ki oncağız bile ceza almamıştı). Ama tüm bunlar bile Uğur'un benimle dalga geçmesine engel değildi. "İki elin de klavye üzerindeydi umarım!"
“Ya yürü git, sinirimi bozma benim” dedim hışımla, “zaten kafam bozuk!”
“Sen hala bayilik vermemize mi kızıyorsun?”
“Başlattığımız şeyi kontrol edemeyeceğiz ve…”
Uğur dayanamayıp sözümü kesti: “Aman biliyorum, yine başlama! Engelleyebilecek misin sanki? Neyi başlattığımızı ben de bilmiyorum" diye itiraf etti, "ama hiç de senin gibi karamsar değilim! Sen geometrik bir hızla artacağını sanıyorsun çiftlik sayısının, ama en fazla 1 sene içinde doğal sınırlarına dayanır çiftçilik meraklılarının sayısı. Bu devirde kaç kişi bir çiftlikte, internetsiz, televizyonsuz, radyosuz yaşamaya özenir sence? Hele buraya gelip şu ellerimdeki nasırları görse?!”
Bana doğru uzattığı avuç içleri gerçekten nasır içindeydi. Bir yandan yemekhaneye doğru yürürken bir yandan da laf yetiştirmeye devam ettim:
“Yahu iş sadece çiftçilik değil ki, adamlar ya endüstriyel bir komün kurarsa? Organize sanayi bölgesi gibi bir yer düşünebiliyor musun? Ya da bir hizmet merkezi kurduklarını, hastane gibi? Ya da her türden bir sürü ayrı komün, bazıları tarım yapıyor, bazıları hayvancılık, bazıları tekstil… ve ürettiklerini paylaşıyorlar mesela.”
“Güzel hayal, ama bu dediklerine sen inanıyor musun? Burada daha ne yemek yapılacağına karar verirken zorlanıyoruz 97 kişi…”
Yemekhaneye girdiğimizde haklı olduğunu kabul etmeden önce son kozumu oynamaya karar verdim:
“Bu kurallarla elbette zor, ama ya birileri konsensüs kelimesini salt çoğunlukla değiştirirse? Biz burada temsili demokrasiden kurtulmanın yollarını ararken ya çoğunluğun yeterince iyi olduğuna karar verirse…”
“Olmaz öyle şey” diye karşı çıktı Uğur, “ya da artık başka bir şey olur o!”
“Ama yine de biz başlatmış oluruz” dedim kendi kendime mırıldanır gibi.